14 Mart 2012 Çarşamba

Zilin Hikayesi

Aslında burada işin tekniğinden ziyade bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu ufak bir imalathanesi olan bir abim hakkında. Kendisine bir gün İspanya'dan bir sipariş geliyor. Bu çingenelerin, flamenko dansını yaparken ellerinde tuttukları zillerden yapılması isteniyor. Bu abimiz de bir çok özel projeye imza atmış, firmaların ürünleri için bilimsel araştırma yapan mühendis bir abimiz.


Flamenkoda kullanılan zil bildiğimiz Tarkan zilinin biraz daha büyüğü. Dansçılar bunları bazen ayaklarına da takıyorlar. İşte bu abimiz bu zilleri üretmek için gereken metalleri miktarlarını vb. özellikleri alıyor ve kalıba döküyor. Kalıptan çıkan ürün materyal olarak birebir aynı olmasına rağmen o güzel sesi vermiyor ziller. Yani bir türlü o güzel zil sesi çıkmıyor, hep teneke gibi ses veriyor.

Meseleyi araştırmak için etraftaki müzik aletleri imalatçılarına danışmak için yollara dökülüyor. İzmirli abimiz, Bergama'da Hüsnü Şenlendirici'nin babasıyla oturuyor. Baba Şenlendirici, bir klarnet üreticisi, bu işi elle yapıyor. Adamı izliyor abimiz şaşkınlık içerisinde...


...pekala öyle bir şey ki bu klarnet,bir deliği milimetrik kaydır sesi güzel vermiyor. Öyle de nankör bu müzik aletleri. İşin profesyöneli de iyi enstrumandan anlıyor malum. İşin ilginç yanı ise bu metali hadi kalıba döktün sonra da çıkardın.Elle deliklerini deliceksin de kardeşim mikronluk hesabı var bu işin. Seri üretimle yapmaya kalkıyorlar, hep vasat kalitede oluyor. Bu metali oda sıcaklığında tutsan genleşmesi farklı, soğukta tutsan ayrı... Birader nasıl yapıyorsun bunu gözle! Adam yapıyor efendim.


Sonra anlatıyor ki -biz de böyle öğreniyoruz- bu klarnet/flüt vb. ağızlıklar bir Afrika kabilesinin tekelindeymiş. Yolluyorsun bir tane, kabiledekiler beğenirse sana izin çıkıyor, üretebiliyorsun. Hatta yan flütü şarkılarında en çok kullanan efsanevi İngiliz rock grubu Jethro Tull'ın elemanı Ian Anderson'a bir tane getirmişler. Adam başta burun çevirmiş, sonradan ikna olup denemiş ağızlığı ve öyle hayran olmuş ki bir teşekkür mektubu yollamış kabileye. (Son kısım şehir efsanesi olabilir...)

Aradığını İzmir çevresinde bulamayan abimiz, internetten araştırıyor ve Zildijan ile İstanbul markalarının farkına varıyor. Gidiyor İstanbul zillerinin imalathanesine, dinliyor...

Yıllar evvel Osmanlıda padişah ordunun mehter takımı için zil yapılmasını emrediyor, görevi de Ermenilere veriyor. Ermeniler duruma kızgın aslında, çünkü o dönem çalgıcılık ve bununla ilgili zanaatlar çingenelerin tekelinde. Çingene muamelesi gören Ermeniler işe koyuluyor. Henüz 1600'lü yıllarda zoraki de olsa bir milli meslek ediniyorlar: zilcilik. Zildijan ismi tabii ki Ermeni ailenin adı ama iddaa edildiği gibi Zil kelimesinden türetilen bir isim midir bilemiyorum. Daha sonraki yıllarda bu Zildijanlar Amerikaya yerleşiyor ve dünya şirketi oluyorlar, pazarı domine ediyorlar. Bugün dünyaca ünlü neredeyse bütün müzisyenlerin davulundaki ziller bu markadır. Bir tek Dire Strait'in bir dönem İstanbul zillerini kullandığını biliyorum...

Konuya dönelim. Abimiz soruyor "Kardeşim peki siz nasıl yapıyorsunuz?". Adam diyor ki "Biz de yapmıyoruz!". Al bir de buradan yak di mi! İşte olay burada. Bu zanaatin sırrı gizli. Bu mesleğinde zaten simyacılıktan türediğine inanılıyor. Demire vura vura altın yapmaya çalışmışlar ama ancak şarkı söyletebilmişler bu adamlar.

Gerçek şu, İstanbul'da 4 tane Ermeni asıllı usta var. İstanbul markası, tıpkı abimiz gibi zilleri üretiyor. Bir tane odaya koyuyor. Ustalardan biri geliyor, tek başına 500 civarı zilin olduğu odaya giriyor 45 dakika sonra çıkıyor, bütün ziller de şiir gibi tınlıyor.

Nasıl yapıyor, ne ediyor sırrını söylemiyor. Geçim kaynağı da zaten bu. 

Abimiz anlatırken şöyle dedi "Ben 45 dakikada 500 zilin yerini değiştiremem, sen nasıl öttürüyorsun bunu be adam!"

Flamenko zilleri için gelen sparişi üretemeyen abimiz, parasını da alamıyor pek tabii, konu da böylece kapanıyor...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...